Kısa açıklama: İnsan dış dünyada mı yaşar, yoksa kendi anlamlarıyla kurduğu iç dünyada mı?
Belki de bu iç dünyamızın tanrısı olduğumuz dünyamızda, kendimizi yarattıklarımızdır. Bu düşünce, insanın sadece bir hayat yaşayan değil, aynı zamanda kendi hayatının anlamını kuran bir varlık olduğunu hatırlatıyor.
İnsan dışarıdaki dünyayı olduğu gibi yaşamaz. Onu seçtiği kelimelerle, yüklediği anlamlarla, büyüttüğü korkularla ve beslediği umutlarla yeniden kurar. Aynı sokakta yürüyen iki kişiden biri tehdit görür, diğeri ihtimal. Aynı sessizlik birine huzur olur, diğerine yalnızlık. Demek ki insan sadece bir dünyanın içinde yaşamıyor; aynı zamanda kendi iç dünyasını dışarıya yansıtıyor.
Bu yüzden insan bazen kendi cennetini de cehennemini de kendi içinde kurar. Sürekli eksik olana bakan biri, bolluğun içinde bile kıtlık yaşar. Sürekli değersiz hisseden biri, sevginin içinde bile güvensizlik bulur. Sürekli anlam arayan biri ise küçük şeylerde bile büyük izler görebilir.
Buradaki “tanrılık” ifadesi, mutlak güç anlamında değil; anlam üretme gücü anlamında okunmalıdır. İnsan mutlak yaratıcı değildir, fakat yaşadığı dünyanın psikolojik ve manevi çerçevesini büyük ölçüde kendisi üretir. İçeride neyi büyütüyorsa, dışarıda da en çok onu görmeye başlar.
Bu yüzden insanın asıl savaşı çoğu zaman dışarıyla değil, içeridedir. İç dünyasını kirleten düşünceler, dışarıdaki en güzel manzarayı bile karartabilir. Ama iç dünyasını berraklaştıran biri, karmaşanın içinde bile bir düzen sezebilir.
Belki de insanın asıl sorumluluğu şudur: İçinde ne kurduğuna dikkat etmek. Çünkü bir süre sonra insan, en çok inşa ettiği şeyin içinde yaşamaya başlar.